| Evlilikler hatalar üzerine kuruluyor |
|
|
|
Evlilik insan hayatında en önemli aşamalardan biri şüphesiz. Evlilik bir büyük yolculuktur. Yolculukta beraber olduğumuz kişiler ya o yolculuğu çok zevkli hale getirir ya da o yolculuğu ızdırap haline. İnsan elbette mutlu olmak için evlenir. O yuvada insanlar hayallerindeki mutluluğu yakalamaya çalışırlar. |
|
|
|
Günümüzde yaşanılan evlilikler acaba bu beklentiye ne kadar cevap veriyor? Gerçekten bu beklenti ailede veya evlilikte karşılığını bulabiliyor mu?
Evlilikler neden yıkılıyor? Aileler neden dağılıyor? Aslında bu soruların cevabı evlilik öncesine dayanıyor. Evlilikler hatalar üzerine kuruluyor. Sonuçta ilk sarsıntı yıkımla sonuçlanıyor. Evlilik öncesinde yapılan hatalar şunlar:
ACEMİCE VE BİLİNÇSİZCE EŞ SEÇİMİ YAPILIYOR
Adeta "Hele bir evlenelim de o zaman doğruyu ve yanlışı anlarız." mantığı hakim pek çok evlilikte. Düşünün bir kere trafikte bir araç kullanabilmek için aylarca kursa gitmek gerekiyor, bir çocuğa tarih dersini anlatabilmek için ise üniversite bitirmek. Ama eş seçip evlenmek ve dünyaya çocuklar getirip onları yarınlara hazırlamak için ne kadar az şey gerekiyor. Daha birlikte yaşamanın anlamını ve sorumluluğunu bilemeden bir ömrü birlikte yaşayacağı insanı seçiyor. Sonra da deneme yanılma süreci başlıyor. Olmadı hadi bitirelim bu evliliği deniliyor ve mutluluklar başka bahara kalıyor.
|
Bu yazıya ilk yorumu yazın | Görüntüleme sayısı: 7 |
|
Devamı...
|
KENDİNİ VEYA BİRBİRİNİ YEME HASTALIĞINDAN KURTULMA YOLLARI
Tembelliğin ne olduğunu ve insanların başına nasıl çoraplar ördüğünü düşündünüz mü hiç? Hemen herkes tembelliğin kötü olduğunu bilir ve kimse tembel olduğunu kabullenmek istemez. Fakat acaba kaç kişi gerçekten tembel olup olmadığını araştırmıştır?
Tembellik ya zihinde ya bedende ya da her ikisinde birden yaşanır. insanların büyük kısmı zihinlerini, önemli kısımları bedenlerini ve yine çok önemli kısmı hem bedenlerini hem de zihinlerini çalıştırmazlar. Dinlenmek kastıyla uzun uzun oturmak, tatil yapmak, televizyon seyretmek, müzik dinlemek, dedikodu ve gıybet, kontrolsüz hayal kurmak gibi şeylerle meşgul insan bunları yaparken tembellik tuzağına düşmüştür. Oysa hayat duraksamadan devam eden “hareketlilik ve aktiflik prensibi” üzerine kuruludur. başka bir ifadeyle, faaliyet hayatın ruhudur; o ruh çıkarsa hayat biter veya çekilmez olur. Atomlardan galaksilere, mikroplardan balinalara kadar fıtrata itaat eden bütün mahlukat amansız bir hareketlilik içindedir.
Bakınız tembel ve durağan insanların başına neler açılıyor? Beden tembelliği içerisindeki insanın vücudunda toksuk birikimleri oluşur. Koşuşturmayan insanın vücudundan zehirli maddeler atılamaz. Dokular yağ bağlamaya ve kilitlenmeye başlar.hücrelere oksijen ve besin dağılımı iyi yapılamayınca vücut hızla yaşlanır. Bunu fiziki güç kaybı, kas zayıflığı, yorgunluk takip eder. Beden tembelliğinin dercesine göre kireçlenme, zaman içerisinde felç ve daha bir yığın hastalık bedene hücum eder.
Zihin tembelliği aktif düşünememe, zihni kontrolsüz olarak iç ve dış tehlikelerin tesirine bırakma durumudur. Zihin tembelliğine alışan kişi beyninin sinir bağlantılarını aktif şekilde kullanamadığı için zeka gerilemeye başlar, hafıza gittikçe zayıflar, hatırlama yavaşlar, elbette bütün bunları genel faaliyetin yokluğu takip eder. Zihin tembelliğinin prnsip olarak yaşlılıkla ilgisi yoktur.
Aktif insanlar hayranlık verici başarılar arasında uçuşurlar. Neden bazı insanlar çokı ağır fiziki şartlara, zihn faaliyetlerine tahammül ederler de bazılaraı hemen tükeni verir? İnsanlar her faaliyetin kapasiteyi arttırdığını gözardı ediyorlar. bedenin bir kapasitesi vardır şüphesiz ve çalışan ve çalışan insan bu sınıra hızla ulaşır. Ancak beyin kapasitesi sınırı kolay kolay ulaşılamayacak kadar geniştir.
Allah’ın hikmetine bakınız ki, insan kalbini yorulmayan (laktik asit üretmeyen) kaslardan yaratmıştır. İnsanın yorulmayan bir diğer uzvuda beynidir. yeterli oksijen ve protein enzimleri sağlandığı sürece beyin hiç durmadan devamlı çalışır. Bazıları beynin dinlenmesi için bütün işleri bırakıp dinlenmeyi, yani tembelliği tavsiye ederler. Halbuki böyle yapmak tam tersine beyni tembelleştirir. bizim zihin yorgunluğu dediğimiz şey beyni çalıştırırken fiziki şartlarıihmal etmemizden ya da psikolojik gerginliğin fizyolojiyi etkilemesinden doğan “durumdan”başka bir şey değildir. Uyku anında dinlendiğini sandığımız beynin uyanıkkenki halden daha yoğun çalıştığını ortaya çıkaran son tesbitler de bu gerçeği vurgular.
Abdül Kadir Geylani hazretlerinin çalışmamanın sonucunu görerek “canınız sıkıldığı zaman çalışınız” dediğini bilirsiniz. Sevgili peygamberimiz (s.a.v) hiçbirşey yapmayan birinin yanından geçerken selam vermiyor. Ancak geriye dönüşünde aynı kişiyi bir çalı parçasıyla meşgul halde gördüğünde bu defa selam veriyor.
Gaye ideal olmazsa benliğe döner. İdeal veya gerçekleştirilmesi beklenen amaç sahibi olmak bunu sadece hayalde taşımak değildir. İdeal uğruna çırpınmak gerekir. Bu herhangi bir hobide olabilir. Aksi takdirde beden ve ruh kendi kendini yemeye başlar ya da insanlara birbirini yeme hastalığına tutulur.
Lüzumsuzda olsa hem bedenen hemde zihnen devamlı çalışmak gerekir. Kaldı ki “lüzumlu işler çoktur.” Ne çok zamanımız boşa akıp gidiyor! Ne çok müsrifiz!
Bazılarına ilerleme yeri olan dünyada bizede ilerleme kapıları açıktır. Bizse başkalarını suçlayarak temize çıkıyoruz.
GENÇ BEYİN DERGİSİ - MUHAMMET BOZDAĞ
Bu yazıya ilk yorumu yazın | Görüntüleme sayısı: 13 |
NE YAPALIM, VAKİT GEÇSİN!
İyi de desek kötü de desek artık televizyonun çok büyük bir yeri var hayatımızda. Öyle bir yer ki artık değiştirilemez, atılamaz. Bu kadar çok zamanımızı alan bir şeyden keşke birazcık fayda da görsek. Ama ben artık faydadan geçtim, keşke zara vermese de faydası da kusur kalsa.
Her akşam güzel güzel oturup çoluk çocuk dizilerimizi izliyoruz. Televizyonla geçen zamanımızın çoğu dizilerle geçiyor (özellikle de bayanların). İzlediklerimizin bizleri ve daha da önemlisi çocuklarımızı nasıl etkilediğini değil, yalnızca keyif almayı, eğlenmeyi düşünüyoruz. Hoşumuza gidiyorsa tamamdır, gerisi önemli değil. Faydalı- faydasız, ahlaklı-ahlaksız, şiddetli-şiddetsiz, hiç farketmez! Önemli değil dizilerdeki genç karakterlerin ana-babalarını hiçe sayması. Onlara karşı her türlü saygısızlığı yapmalarının haklı ve normal görünmesi önemli değil. Çocukların küçücük zihnine kavgayı, silahı sevimli olarak yerleştirmesinin ne önemi var? Daha anasınıfına giden 5 yaşında bir çocuk, sahtekar, hırsız ve eli silahlı bir karaktere hayransa ve büyüdüğünde onun gibi olmak istiyorsa ne olmuş? Ahlaksızlığı meşru da gösterse izlediklerimiz, farketmez! Aşk adı altında gönül eyleyip canının istediği zaman, istediği kişiyle, istediği şeyi yapmak normal görünüyorsa ne olmuş? Önemli olan vakit geçsin, değil mi?
Dizilerde izlediklerimizin bizleri nasıl etkilediğini göstermek için en basit örneği kendimden vereceğim sizlere. İzlediğim bazı şeylerin kendi hayatımda, farkında bile olmadan nasıl davranışa dönüştüğünü son zamanlarda görmeye başladım. Çocukluğumda çevremde annesine sesini yükselten bir çocuk gördüğümde çok şaşırırdım. Çünkü bana, anne-babaya bağırmak bir yana, “of!” bile denmeyeceği öğretilmişti. Anne-babanın kıymeti, çocuğu üzerinde ne kadar çok hakkının olduğu ve bu hakkın ödenemeyeceği öğretilmişti. Ama, bugün, benim gibi düşünmediğinde, hoşuma gitmeyen bir şey söylediğinde anneme karşı sesim çok rahat yükselebiliyor malesef. Son zamanlarda bunun sebebini daha iyi anlıyorum. Dizilerde izlediğim sahneleri hatırlıyorum. Anne-babasının karşısına geçmiş kafa tutan gençler… “Ben artık yetişkin bir insanım. Siz benim adıma karar veremezsiniz! Ben kendi kararlarımı kendim verebilirim. Bana karışmayın!” lafları… Bunları izlerken “vakit geçsin.” diye düşünüyoruz, “aman canım, film işte, ne olacak!” deyip geçiyorz ama bilinçaltımıza yerleşen sahnelerin hayatımızı nasıl etkileyeceğini, davranışlarımızı bile değiştirebileceğini (özellikle de çocukların davranışlarını değiştireceğini) düşünemiyoruz, göremiyoruz.
Çocukların anne-babalarının lafını dinlememesine, gençlerin burunlarının dikine gitmesine artık yetişkinler de alıştı, kimse hayret etmiyor. Bugünlerde şaşırdığımız şiddet, cinayet olaylarını, ahlak kavramını yok eden avrupai hayat tarzını, aşk adı altındaki çarpık ilişkileri, yarın bir gün kendi çozuklarımızda gördüğümüzde normal karşılayıp şaşırmayacağız diye korkuyorum. İçiniz rahatsa “Ne yapalım, vakit geçsin!” demeye devam edin. İyi seyirler…
Yorumlar (1) | Görüntüleme sayısı: 43 |
Karne günü yaklaşmakta, veliler öğrenciler hatta nineler-dedeler bile heyecanlıdır. Peki, ne oldu da bu karne günleri heyecan yerine kaygı ve korkuya dönüştü?
Artık çocukların İlköğretim 1. sınıftan itibaren yarışa hazırlandığı, okuldan çok dershanelere gittiği, sosyal ve duygusal gelişimlerinin yetersiz olduğu, sadece akademik gelişimin bu kadar yüceltilmesinin nedeni nedir?
Kendi ruh durumunu kontrol altına alamayan anne-babalar, çocuğunu kendi kaygılarına kurban ve test eden veliler artık hemen hemen % 80 lere ulaştı.
Bu yazıda kısaca bir bakış açısı geliştirmek için bazı önerilerde bulunmaktayım.
NELER YAPABİLİRİZ?
- Çocuğun koşulsuz sevildiği ona hissettirmeliyiz,
- Fazla beklenti, öğrencide kaygı yaratır. Harika çocuk profili kafamızda oluşturmamamız gerekir.
- Çocuğun kötü bir karnesi olabilir, ama hırsız değildir, sapık değildir, saygısız değildir, sorumsuz değildir. Bunları göz önüne almak gerekir.
- Başka çocuklarla kıyaslamak özgüveni ve benlik algısını olumsuz etkiler. Çocuk sevilmediği hissine kapılabilir.
- Çocuğun karnesine bakarak çocuk hakkında kişilik analizi yapmamamız gerekir ( "bu çocuk adam olmaz” vs gibi. Okulun en düşük notlarına sahipken ÖSS de okulun en yüksek notunu almış bir ben gibi).
- Çocuğunuzun karnesi, onun kişiliğinin göstergesi değil, okul başarısının göstergesidir.
- Karne sadece öğrencinin sonucu değil, öğrencinin yaşam ağındaki herkesin sonucudur.
- Karnelerin amacı, günahların derecesi ve adı değildir. Ortaya konulan veya konulamayan akademik performansın göstergesidir.
Bu yazıya ilk yorumu yazın | Görüntüleme sayısı: 53 |
|
Devamı...
|
|
Vaktiyle birbirini çok seven iki kardeş varmış….
Büyüğü Halil.
Küçüğü ise İbrahim…
Halil, evli çocuklu.
İbrahim ise bekarmış…
Ortak bir tarlaları varmış iki kardeşin.
Ne mahsul çıkarsa, iki pay ederlermiş..
Bununla geçinip giderlermiş.
Bir yıl, yine harman yapmışlar buğdayı.
İkiye ayırmışlar.
İş kalmış taşımaya.
Halil, bir teklif yapmış :
- İbrahim kardeşim ; Ben gidip çuvalları getireyim. Sen buğdayı bekle.
- Peki abi demiş İbrahim…
Ve Halil gitmiş çuval getirmeye….
O gidince, düşünmüş İbrahim:
- Abim evli, çocuklu. Daha çok buğday lazım onun evine
Böyle demiş ve,
Kendi payından bir miktar atmış onunkine.
Az sonra Halil çıkagelmiş.
- Haydi İbrahim…! Demiş, önce sen doldur da taşı ambara.
- Peki abi…!
İbrahim, kendi yığınından bir çuval doldurup düşer yola.
O gidince, Halil’i düşünür bu defa:
Der ki:
- çok şükür, ben evliyim, kurulu bir düzenim de var.
Ama kardeşim bekar.
O daha çalışıp, para biriktirecek. Ev kurup evlenecek.
Böyle düşünerek,
Kendi payından atar onunkine birkaç kürek.
Velhasıl , biri gittiğinde, öbürü, kendi payından atar onunkine.
Bu, böyle sürüp gider.
Ama birbirlerinden habersizdirler.
Nihayet akşam olur.
Karanlık basar.
Görürler ki, bitmiyor buğdaylar.
Hatta azalmıyor bile.
Hak teala bu hali çok beğenir.
Buğdaylarına bir bereket verir, bir bereket verir ki .
Günlerce taşır iki kardeş , bitiremezler.
Åz(aşarlar bu işe…
Aksine çoğalır buğdayları.
Dolar taşar ambarları.
Bugün “Bereket” denilince, bu kardeşler akla gelir.
Bu bereketin adı : Halil İbrahim bereketidir…
Yorumlar (1) | Görüntüleme sayısı: 77 |
|